Ziya Paşa “Terkib-i Bend-4” Şiir İncelemesi

Terkib-i Bend (4. Bend)
Bir katre içen çeşme-i pür-hûn fenâdan
Bâşın alamaz bir dahî bârân-ı belâdan
Âsûde olam dersen eğer gelme cihâne
Meydâne düşen kurtulamaz seng-i kazâdan
Sâbit-kadem ol merkez-i me’mûn-ı rızâda
Vâreste olup dâire-i havf u recâdan
Dursun kef-i hükmünde terâzû-yı adâlet
Havfın var ise mahkeme-i rûz-ı cezâdan
Her kim ki arar bû-yı vefâ tab’-ı beşerde
Benzer ana kim devlet umar zıll-ı hümâdan
Bî-baht olanın bağına bir katresi düşmez
Bârân yerine dürr ü güher yağsa semâdan
Erbâb-ı kemâli çekemez nâkıs olanlar
Rencîde olur dîde-i huffâş ziyâdan
Her âkıle bir derd bu âlemde mukarrer
Râhat yaşamış var mı gürûh-ı ukalâdan
Hâlletmediler bu lûgazın sırrını kimse
Bin kâfile geçti hükemâdan fuzalâdan
Kıl san’at-ı Üstâd’ı tahayyürle temâşâ
Dem urma eğer ârif isen çûn ü çerâdan
İdrâk-i me’âlî bu küçük akla gerekmez
Zîrâ bu terâzû o kadar sıkleti çekmez
                                      Ziya Paşa
Günümüz Türkçesiyle
Yokluk kanıyla dolu çeşmeden bir damla içen, bir daha bela yağmurundan başını alamaz.
Eğer mutlu olayım dersen dünyaya gelme, (çünkü) meydana düşen kaza taşından kurtulamaz.
Korku ve yalvarma dairesinden kurtulup razı olmanın (hoşnutluğun) emniyetli merkezinde sabit ayaklı ol.
Ceza gününün mahkemesinden korkun varsa hükmünün elinde adalet terazisi bulunsun (yargıların adaletli olsun)
İnsanın yaradılışında vefa kokusu arayan kişi, Hüma kuşunun gölgesinde devlet (mutluluk) arayan kişiye benzer.
Gökten yağmur yerine inci ve elmas yağsa bahtsız olanın bağına bir damlası (tane) düşmez.
Eksik kişiler olgun kişileri çekemez, (çünkü) yarasanın gözü ışıktan incinir (rahatsız olur).
Her akıllının bu âlemde bir derde uğrayacağı kararlaştırılmıştır, akıllılar topluluğundan rahat yaşamış var mı?
Erdemli kişilerden, filozoflardan bin kafile geçti, bu bilmecenin sırrını kimse halledemedi.
Eğer arif (anlayışlı kişi) isen nasıl ve niçin deme, Üstad’ın sanatını hayretle seyret.
Yüce anlamı idrak etmek bu küçük akla gerekmez, zira bu terazi (akıl) o kadar ağırlığı çekmez.
Eser Hakkında
Ziya Paşa’nın Terkib-i Bend’i her biri 10 beyit ve bir vasıta beyitten oluşan 12 bentlik bir manzumedir. Bağdatlı Ruhi’nin Terkib-i Bend’ine nazire olarak yazılan eserin geneline bakıldığında biçim ve içerik olarak geleneksel anlayışı sürdürdüğü görülür. Tahlil edilen bent “4. Bent”tir.
Şiirin Biçim Yönünden İncelenmesi
Nazım biçimi: terkib-i bend’tir.
Nazım birimi: Şiir beyitlerden ve onların birleşimi bentlerden oluşmaktadır. Son beyitler vasıta beyittir.
Ölçüsü: Aruz ölçüsünün “mef û lü / me fâ î lü / me fâ î lü fe û lün” kalıbıyla yazılmıştır.
Uyak düzeni: “aa / xa / xa / xa / xa / xa / xa / xa / xa / xa / bb” biçimindedir.
Şiirin Ahenk Unsurları (Uyak ve Redifler)
---fenâdan
---belâdan
---kazâdan
---recâdan
---cezâdan
---hümâdan
---semâdan
---ziyâdan
---ukalâdan
---fuzalâdan
---çerâdan     “-â” tam uyak; “-dan” redif
---gerekmez
---çekmez       “-ek” tam uyak; “-mez” redif
Şiirdeki Diğer Ahenk Unsurları: Şair, uyak ve rediflerin dışında ses tekrarı olan aliterasyonlardan (ünsüz seslerin tekrarı) ve asonanslardan (ünlü seslerin tekrarı) yararlanmıştır. Ayrıca bazı kelimelerin tekrarıyla da (bir-bir, kim-kim, bu-bu, olam-ol-olup… gibi) hem ahengi arttırmış, hem de anlamı pekiştirmiştir.
Şiirin teması: Dünyanın geçiciliğidir.
Şiirin İçerik Yönünden İncelenmesi (Açıklama – Yorum)
1. beyit
Bir katre içen çeşme-i pür-hûn fenâdan
Bâşın alamaz bir dahî bârân-ı belâdan
(Yokluk kanıyla dolu çeşmeden bir damla içen, bir daha bela yağmurundan başını alamaz.)
Şaire göre içinde yaşadığımız dünya sıkıntılar, belalar ve acılarla doludur. Dünyaya gelen herkes bu dertleri çekmek zorundadır. Bu nedenle tüm eziyet ve sıkıntılara hazır olmalı ve bu durumu kabullenmelidir. Şair, kendi hayatı sıkıntılarla geçtiği için dünyaya karamsar bir açıdan bakıyor. Aslında şair, bu dizelerde kendine sesleniyor.
“Bâran-ı belâ (bela yağmuru) sözünde teşbih (benzetme) sanatı (bela yağmura benzetilmiş) var. “Pür-hûn fenâ” sözünde istiare (kan dolu çeşmeden kasıt dünyadır) sanatı var.
2. beyit
Âsûde olam dersen eğer gelme cihâne
Meydâne düşen kurtulamaz seng-i kazâdan
(Eğer mutlu olayım dersen dünyaya gelme, (çünkü) meydana düşen kaza taşından kurtulamaz.)
Bu beyit, ilk beyitte dile getirilenlerin, farklı kelimelerle tekrarı niteliğindedir. Bu beyitte, dünyada gerçek mutluluğun bulunamayacağı, her şeyin gelip geçici olduğu vurgulanıyor. Şair, tasavvuf geleneğinden gelmemesine rağmen tasavvufun etkisiyle dünyanın geçiciliğini vurguluyor.
Kaza, insanın başına gelebilecek can ya da mal yitimine yol açan kötü olay demektir. Meydandan kasıtsa dünyadır. İnsanın başına her an bir kaza gelebilir. Dünyaya gelen herkes er geç istenmeyen olay ve durumlarla karşılaşacaktır. Şaire göre bundan kaçış yoktur.
“Meydan” dünya anlamında, “seng-i kaza” bela anlamında kullanılmıştır, mecaz sanatı var.
3. beyit
Sâbit-kadem ol merkez-i me’mûn-ı rızâda
Vâreste olup dâire-i havf u recâdan
(Korku ve yalvarma dairesinden kurtulup razı olmanın (hoşnutluğun) emniyetli merkezinde sabit ayaklı ol.)
Şair, insanlara daha doğrusu kendine tavsiyelerde bulunuyor. Yüksek makamda bulunanlara ya da yetkililere yalvarmak yerine sahip olduklarıyla yetinmenin daha onurlu bir tutum olacağını savunuyor. İnsan hak etmediği mevkilere gelirse hiçbir zaman korku ve yalvarmadan kurtulamaz. Eğer insan sahip olduklarına şükreder ve kaderine razı olursa rahat ve güvende olur. Şairin, hayatı buyunca kimseye minnet etmediği, doğru bildiğini yapmaktan şaşmadığı, dürüstlükten ayrılmadığı bilinmektedir.
4. beyit
Dursun kef-i hükmünde terâzû-yı adâlet
Havfın var ise mahkeme-i rûz-ı cezâdan
(Ceza gününün mahkemesinden korkun varsa hükmünün elinde adalet terazisi bulunsun -yargıların adaletli olsun- )
Şair, bu beyitte adaletin önemini vurguluyor. Hangi makam ve mevkide olursa olsun, hangi işte çalışırsa çalışsın, herkes işini doğru dürüst yapmak zorundadır. Eğer ki insan yetkilerini kötüye kullanırsa; hem bu dünyada hem de öbür dünyada bunun cezası ağırdır. İnsan yaşadığı müddetçe doğruluk ve adaletten ayrılmamalıdır.
Bu beyitte; “adalet, terâzû (terazi), mahkeme, kef-i hükm (hükmün eli), havf (korku) ve ceza kelimeleri arasında tenasüp sanatı (anlamca birbiriyle ilgili sözcüklerin bir arada kullanması) var.
5.beyit
Her kim ki arar bû-yı vefâ tab’-ı beşerde
Benzer ana kim devlet umar zıll-ı hümâdan
(İnsanın yaradılışında vefa kokusu arayan kişi, Hüma kuşunun gölgesinde devlet (mutluluk) arayan kişiye benzer.)
Şaire göre, bu dünyada kimseye güvenmemek gerekir. En güvendiğiniz kişiler bile hiç ummadığınız bir anda size yanlış yapabilir. Bunun tarihte pek çok örneği vardır. Yıkılmaz sanılan pek çok kişi en yakındakilerin ihanetiyle sırtından vurulmuş, düşmanlarının yapamadığını en yakınları yapmıştır. “Taş uzaktan gelmez” atasözü boşuna söylenmemiştir.
Bu beyitte geçen “Hüma” masallarda geçen efsane bir kuştur. Böyle bir kuştan medet ummakla insanlarda vefa aramak aynı şeylerdir. Yani ikisi de imkânsızdır. Şair de hayatı boyunca en güvendiği insanlar tarafından ihanete uğramış, bu nedenle çeşitli sıkıntılar yaşamış biridir.
6. beyit
Bî-baht olanın bağına bir katresi düşmez
Bârân yerine dürr ü güher yağsa semâdan
(Gökten yağmur yerine inci ve elmas yağsa bahtsız olanın bağına bir damlası (tane) düşmez.)
Bazı insanın işleri bir kere ters gitmeye görsün, bütün terslikler onu bulur. Başı bir türlü beladan kurtulmaz. Herkes dünyanın nimetlerinden faydalanırken ona bir damlası bile düşmez. Bu durum biraz da insanların bakış açısına bağlıdır. Kimisi yokluk içinde bile sahip olduklarına şükrederken kimisi de tüm varlığına ve zenginliğine rağmen bulunduğu durumdan şikayetçi olmaya devam eder. Şair, zaman zaman sıkıntıya düşmüş biri olarak, durumundan hiç de hoşnut değildir.
7. beyit
Erbâb-ı kemâli çekemez nâkıs olanlar
Rencîde olur dîde-i huffâş ziyâdan
(Eksik kişiler olgun kişileri çekemez, (çünkü) yarasanın gözü ışıktan incinir.)
Hak etmediği halde yüksek mevkilere gelen kişiler bunun eksikliğini her zaman hisseder, sürekli bunun ezikliğini yaşarlar. Bu nedenle hak ederek yüksek makamlara gelenleri hiçbir zaman çekemezler. Nasıl ki yarasalar ışıktan rahatsız olursa onlar da olgun, bilgili kişilerden rahatsız olurlar.
Şair bu beyitte “ziya” kelimesini iki anlamda hem “ışık” hem de kendi ismi olarak kullanıyor, tevriye sanatı (bir kelimeyi iki anlama gelecek şekilde kullanma) var.       
8. beyit
Her âkıle bir derd bu âlemde mukarrer
Râhat yaşamış var mı gürûh-ı ukalâdan
(Her akıllının bu âlemde bir derde uğrayacağı kararlaştırılmıştır, akıllılar topluluğundan rahat yaşamış var mı?)
Şaire göre bilgi ve akıl insana diğer canlılarda olmayan bir sorumluluk yüklemiştir. Okuyan, öğrenen ve düşünen insan dünyadaki güzelliklerin yanında yaşanan çirkinliklerin, yanlışlıkların ve adaletsizliklerin de farkına varır. Bu da insana büyük bir sorumluluk yükler. Bilmeyen, görmeyen ve duymayan insanlarsa kendi dünyalarında rahat ve mesut yaşar. Bu nedenle akıllı ve bilgili insanların bu dünyada rahat ve huzur içinde yaşaması mümkün değildir.
Burada geçen “gürûh-ı ukâla (akıllılar topluluğu)” tamlaması dikkat çekicidir. Aslında böyle bir topluluk yoktur. Şair burada tarihteki tüm akıllı, bilgili, düşünen kişileri kastediyor.
Beyitte geçen “derd” ve “rahat” kelimeleri arasında tezat sanatı var.
9. beyit
Hâlletmediler bu lûgazın sırrını kimse
Bin kâfile geçti hükemâdan fuzalâdan
(Erdemli kişilerden, filozoflardan bin kafile geçti, bu bilmecenin sırrını kimse halledemedi.)
İnsan aklı pek çok sorunu çözmek ve pek çok şeyi anlamak için yeterlidir. Ancak insan aklının çözemeyeceği sırlar da vardır. İşte şair, bu sırlara dikkat çekerek tarihte pek çok akıllı insanın, erdemli kişinin ve filozofun bu sırları çözemediğini söyler. Çözülemeyen sırlardan kasıt; şairin daha önceki dizelerde dile getirdiği dünyaya geliş nedenimiz, makam mevki hırsı, insanın başına gelen bela ve sıkıntılardır.
10. beyit
Kıl san’at-ı Üstâd’ı tahayyürle temâşâ
Dem urma eğer ârif isen çûn ü çerâdan
(Eğer arif (anlayışlı kişi) isen nasıl ve niçin deme, Üstad’ın sanatını hayretle seyret.)
Dünya ile ilgili sırları aklıyla çözmeye çalışanların hiçbir zaman rahat ve huzur yüzü görmeyeceğini iddia eden şair, “bunların tek çözümü Allah’a sığınmaktır” diyor. Arif olan, yani anlayışlı, sezgileri kuvvetli kişi nasıl ve niçin sorularını bir tarafa bırakarak Allah'ın yarattıklarını hayretle seyretmelidir. Bu beyitte Allah, üstada; evren de sanat eserine benzetilmiştir, açık istiare var.
11. beyit (vasıta beyit)
İdrâk-i me’âlî bu küçük akla gerekmez
Zîrâ bu terâzû o kadar sıkleti çekmez
(Yüce anlamı idrak etmek bu küçük akla gerekmez, zira bu terazi (akıl) o kadar ağırlığı çekmez.)
Şair, bu beyitte de önceki beyitlerdeki gibi insan aklının bazı sırları çözemeyeceği ve anlayamayacağı kanaatindedir. Çünkü insan aklı bu sırları taşıyacak nitelikte değildir. Evren karşısında insan aklı çok küçük kalmaktadır.
Bu beyitte “terâzû (terazi)”, “akıl” anlamında kullanılmıştır, açık istiare var.
Bu beyit vasıta beyit olduğu için bir sonraki bentte de benzeri konuların dile getirileceği anlaşılıyor.
Dil ve Anlatım
Terkib-i Bend, genelde yazıldığı dönemin (18. Yüzyıl) dil ve anlatım özelliklerini taşımaktadır. Beyitlerin çoğu atasözü niteliği taşımaktadır. Şiirin dili, Arapça ve Farsça kelimeleri barındırmasına rağmen anlatım akıcı ve anlaşılır bir niteliktedir. Şair, söz sanatlarına ve anlaşılması güç tamlamalara yer vermemiştir.
Şiirde biçim olarak “terkib-i bend”in gelenekselleşmiş yapısı korunmuş, ancak içerik olarak yeni fikirlere yer verilmiştir. Şiire duygudan çok düşünce hâkimdir. Şiiri günümüze kadar getiren içeriğindeki atasözü niteliğindeki sözlerdir.

EN ÇOK OKUNANLAR

Faruk Nafiz Çamlıbel “Sanat” Şiir İncelemesi

Yahya Kemal Beyatlı “Sessiz Gemi” Şiir İncelemesi

Cahit Sıtkı Tarancı “Otuz Beş Yaş” Şiir İncelemesi

Necip Fazıl Kısakürek “Kaldırımlar” Şiir İncelemesi

Ahmet Haşim “Merdiven” Şiir İncelemesi